| GÖKSU(İstanbul Boğazı'ndan Bir Köşe) |
|
| Yazar Hikmet Çulcuoğlu | ||||||||
| Cuma, 20 Kasım 2009 | ||||||||
|
Çok eski çağlarda Göksu’da bir manastır ve av sarayının bulunduğu tahmin ediliyorsa da bunu doğrulayacak bir kalıntıya rastlanılmamıştır. Ancak Göksu kıyısına yakın bir yerde, kutsal bir ziyaret yeri olan Panagia(Meryem)Ayazması bulunmuştur. Bizans zamanında Göksu’ya Aretas denirmiş. “Ab’ı hayat gibi bir nehirdir ki, Alemdağ’ından akıp gelir ki iki tarafı yüksek ağaçlarla süslü bağlardır. Ekseri yerleri Halıcızade Bağları ve un değirmenleridir. Bu nehir üzerinde bir tahta köprü vardır. Kayıklarla bu nehirden ilerde ferah köylere varıp ağaçlar altında zevk ve sohbet edilir. Buradan bir çeşit toprak çıkar ki ondan çanak çömlek ustaları çeşitli testiler, çanak ve çömlekler yapıp satarlar. Burası Üsküdar Kadısının hükmündedir. Ayrıca subaşısı vardır.” 4.Murat Kandilli’ye kadar selvi ağaçları ile kaplı Göksu çevresini düzenlettirerek adına Gümüş Selvi demiştir. Göksu üzerinde bir köprü ve tepede 1.Mahmut ve 3.Selim tarafından koydurulan nişan taşları bulunmaktaydı. Buralarda kasırlardan ve Göksu içerilerinde şehrin düzeninden sorumlu bostancı ocağından ve bir camiden başka yerleşim yoktu. Göksu kıyısında ise deniz yoluyla getirilen buğdayları öğüten ve devlete ait olan un değirmenleri vardı. 1.Mahmut, Kağıthane Mesiresi Patrona İsyanı ile ortadan kalktıktan sonra Göksu kıyısında gösterişli ve ahşap bir köşk yaptırmıştır. İstanbul halkı da böylece Beykoz’u tercih eder olmuştur. Bu sayede Göksu ve civarı hem halkın hem de seçkinlerin eğlence ve gezinti yeri haline gelmiştir. Göksu kıyılarında kahvehaneler, kır gazinoları, ortaoyunu sahneleri, Alman tarzında otel-birahaneler yapılmıştır. Göksu deresinden 1 kilometre içerilere kadar kayıklarla gidilebilir ve bu mesafe kalabalık günlerde 3–4 saatte alınırdı. 18.yüzyıl sonlarında yapılan kayık sefaları, mehtap alemleri ve fasıllar, günlük gezintiler eşitli kaynaklarda anlatılmaktadır. Bilhassa Cuma günleri çok hareketli olan bu bölgeye sultan, şehzadeler ve hanedanın kadın üyeleri kalabalığı seyretmek için gelirlerdi. Birçok kişi de Göksu ve Küçüksu derelerinde ilk yüzme deneyimlerini yaparlardı. Beyoğlu ve Galata’nın Levanten denilen azınlık gurupları da buraya gezmeye gelirlerdi. Bunlara tatlı su frengi de denirdi. 19 yüzyıl başlarında birçok yabancı elçi ve yakınları da Göksu’nun müdavimleriydiler. Göksu vadisi sonunda bulunan ayazmada, her yıl eylül ayında Rumlar tarafından panayır kurulur ve bu panayır da bayağı kalabalık olurdu. Göksu deresi üzerinde yapılan Elmalı bendi Beykoz, Üsküdar ve Kadıköy ilçelerinin su ihtiyacını karşılıyordu. Göksu deresinin getirdiği çamur ve seramik, çanak ve çömlek işine son derece elverişliydi. Suyu serin tutması ve dayanıklılığı ile Göksu testileri çok tutulur hale gelmişti. Göksu çevrelerinde ayrıca bol miktarda mısır, şeftali ve patlıcan yetiştiriliyordu. Göksu, edebiyatımızda da önemli yer tutmaktadır. Şiir ve şarkılarda, roman ve hikâyelerde Göksu’nun adı sık sık geçer. Nedim, Enderunlu Vasıf, Recai zade Ekrem, Ahmet Rasim, Saffeti Ziya, Halit Ziya Uşaklıgil, Yahya Kemal Beyatlı, Ruşen Eşref Ünaydın, Abdülhak Şinasi Hisar, Pierre Loti gibi şair ve yazarlar eserlerinde Göksu’dan bahsetmişlerdir. Göksu deresi 1909 yılında taşmış ve çevresinde büyük tahribat yapmıştır. Bundan sonra buraya rağbet azalmış, yalılar yıkılmış, köşkler harap olmuş, tahta köprülerin yerine ise betonları yapılmıştır. Buraya hayat veren ağaçlar da kesilmiş, o güzelim kayıklarda yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Günümüzde Göksu yine yavaş yavaş önem kazanır hale gelmektedir. Favori olarak ekle (10) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
|
||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





Bu yazıya ilk yorumu yazın










